top of page

Analistin Mevcudiyeti Üzerine

  • Yazarın fotoğrafı: Klinik Psikolog Şule R. Özcan
    Klinik Psikolog Şule R. Özcan
  • 2 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Analistin mevcudiyeti… Tek kişilik bir iş olmadığı kesin. Mevcut olabilmek için önceden mevcut olanlar lazım. Özne gösterenlerin içine doğar; doğa gösterenleri sağlar ve özne gösterenlerin dünyasına doğar. Simgesel alan, büyük Öteki’nin dünyası o daha doğmadan önce kurulmuştur. Analistin mevcudiyeti, işte o seans odasında tüm bunların sözün, dilin ve simgesel düzen’in temsili olan bir konumdur. Analist odada etten kemikten canlı bir kişi olarak; ismiyle, cismiyle ya da unvanıyla değil, simgesel bir konum olarak mevcuttur.

 

İnsanlığın narsisizmine bilim tarafından vurulan üç büyük darbe vardır. İlki Kopernik tarafından vurulmuştur darbelerin: Dünya evrenin merkezinde değildir, Güneş etrafında dönen herhangi minik bir gezendir aslında. İkincisi Darwin tarafından, insanın ilahi, özel, üst bir varlık olmadığını göstermesiyle vurulmuştur. Üçüncüsü ve sonuncusu malumumuz Freud’un bilinçdışı keşfiyle olmuştur. Hiç değilse kendi zihninin, aklının, iradesinin, seçimlerinin tek efendisi olduğunu düşünen insana vurulan en büyük darbe belki de bu sonuncusudur, Freud’un kendi deyimiyle: “Psikanaliz Ben’e kendi evinde bile efendi olmadığını kanıtlamıştır.”

 

Kopernik bunu keşfetmeseydi Güneş, Dünya’nın etrafında dönmeye devam mı edecekti?

Darwin’e kızabilir miyiz inançlarımızı sarstı diye?

Freud’dan önce bilinçdışı yok muydu?

 

Bilinçdışı, keşfi ve doğası itibarıyla kayıp bir alandır. Bir nabız atımında (pulsation) ortaya çıktığını konuşmuştuk; çıkıyor da ne oluyor? Lacan’ın dediği burada anlamlanıyor benim için: “Yalnızca kendi üstüne tekrar kapanmak için açılan özne.” Bilinçdışı diyelim çıktı ortaya bir anlık; onu tutup saklayamazsın, bilgi değil kullanamazsın. Geldi ve gitti, geçmiş olsun!

 

Bilgi değil diyorum çünkü şuraya geliyorum. Hakiki olan bilgiye bilinçdışı bilgi diyeceğim. Diğerine ise ego güçlendirme demişler zaten, Lacan da bunu eleştiriyor. Bir zamanlar bilinçdışı gibi kayıp olan başka bir alandan bahsediyor. Ama burası öyle ele gelmez falan değil; burası Amerika. Burası kayıp ne demekse onun tam tersi. Burası var ve var olmaya devam ediyor, bir gün insanın tam olabileceği vaadiyle.

 

Bilinçdışı sebep; hem savunulacak bir dava hem de bilinçdışı sebep olarak (Cause) kayıp bir sebep ve dava olarak düşünülmelidir diyor Lacan ve tek kazanma şansımız da budur. Sebebin kayıp olması bilinçdışının bir varlıktan sebeplenmemesi, aslında bir yarıktan, bir eksiklikten sebeplenmesi. Erişilemeyen reel düzlemdir belki de... Kaybın, eksikliğin varlığını kabul etmek belki de bahsettiği tek kazanma şansımız. Orayı dikmeye çabalamamak, boşluğun kapanacağı sahte tamlık vaadini veren kişi olmamak belki tekrar analistin mevcudiyetini vurgulayan kısım.

 

Peki ya aktarım? Analiz odasında analizanın divana yatması, sessizlik ve sık seanslar... Bunlar kişinin ‘o an aktarım içinde’ olmasını sağlayan şeyler midir? Aktarım bunların bir araya gelmesinden mi ibarettir? Yani aslında soru şudur: Aktarım yapay bir durum mudur? Aktarım analitik durumun bir ürününden mi ibarettir?

 

Analitik durum; divanın, sessizliğin, zaman sınırının ve çerçevenin oluşturduğu o simgesel sahnedir. Bilinçdışını ve dilde ezelden beri var olan o aktarım potansiyelini odaya davet eden düzeneğin ta kendisidir.

Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan? Aktarım mı daha önce başlar, analitik durum mu? Önce mi sonra mı bilmiyorum; ama aktarım potansiyeli dilde zaten hep vardır. Ancak analitik durumun sunduğu o simgesel çerçeve olmadan, aktarımın odada canlanıp analizin başlayamayacağına eminim.

 

Aktarım, basitçe muhatabının kendisinin bilmediğini bildiğini varsaymaktır. Bu da tek bir durumda mümkün olabilir esasında: Öznenin kendisinin bilmediği durumda… Özne, doğuşu ve doğası gereği eksiktir. Dilin eksikliğinin içine doğar. Analitik durum ancak bu önkoşullarla var olabilir ve o odada olan analizanın, analistte varsaydığı şey dolayısıyla deyim yerindeyse dile gelmesidir, hatta bülbül gibi ötmesidir.

 

Analistin mevcudiyetinden önce analistin kendi varlığı bir ön koşuldur aktarım için. Analistin varlığı ve buna yapılan aktarım... Analizin asıl motoru ise analistin arzusudur. Birkaç şekilde duyulabilir: Analistin analiz etme arzusu, analistte olduğu varsayılan bilginin arzusu, Öteki’nin arzusunda olma arzusu... Yani lafı dolandırmaya da gerek yok aslında, analizin motoru analistin arzusudur, analizanın bu arzuya ve boşluğa verdiği yanıt ise aktarım aşkıdır. Lacan, Aktarım Semineri’nde Anna O. vakasına ve Breuer’e gönderme yaparak “Analitik deneyimin başlangıcında, hatırlayalım, aşk vardı” der.

 

Bu aktarımı, bu aşkı doğrudan almamak gerekir; nitekim kimi masalarda bu cümleleri öylece edip bırakırsak meslekten men bile edilebiliriz. Bu masalar öyle masalardır ki; analiste yönelik aşkın hakiki aşk olarak konuşulamayacağı, fakat danışanın daha iyi anlaşılacağını düşündüğü için -evli, çocuklu, en az 40 yaşında, kadın terapist- aramasında bir beis olmadığının düşünüldüğü masalardır.

Umarım karışık gelmiyordur çünkü benim için bu aktarımlar başlangıçta aynı aktarımın tezahürleridir, danışanın/analizanın aktarımından bahsediyorum. İşte burada büyük fark analistin mevcudiyeti kısmıdır. Başka bir koltukta, bambaşka bir odada oturan terapistin ise danışanının mevcudiyeti vardır. Ne demek istiyorum?

 

Her ne kadar analistin mevcudiyeti bizzat bilinçdışının alametiyse, her ne kadar analist o odada var ve mevcut diye bilinçdışı bir nabız atımında kendini gösteriyorsa; terapist ve danışanın mevcudiyetinin olduğu odada bilinç bir o kadar her yere bulaşmıştır. Analist her ne kadar bildiği varsayılan özne konumundaysa (ki kendisi değildir bu konuma onu koyan, analizanın ta kendisidir), terapist bir o kadar gerçekten bilen konumundadır. Danışanın mevcudiyeti ile terapist terapist olur. Analistin mevcudiyeti ise ezelden beri vardır zira analist orada tek bir kişi, bir şahıs olarak var değildir.

 

Burada Lacan kinayeli, retorik bir soru sorar analistlere:

“Bir an için bile olsa, hiç dürtünün hamurunu yoğurduğunuz hissine kapıldığınız oldu mu?”

Kinayeli ve retoriktir çünkü analizde yapılan şey öznenin hamurunu yoğurup 180 derece önceden ısıtılmış fan ayarlı fırında leziz kokular verene kadar pişirmek ve tadan herkesin ağzına layık, toplumun her kesimi (özellikle yakın çevre) tarafından kabul görecek nefis poğaçalar yapmak değildir. Analizde yapılan kesinlikle bu değildir; olsa olsa hamurun özne için ne ifade ettiğini sormaktır, belki de onlarca defa.

Gösterenlerdir konuşulan, üzerine yorum yapılan; zincirin halkalarının değiştiği, yeniden konumlandığıdır başka gösterenler karşısında.

 

“Bilinçdışı, sözün bir özne üzerindeki etkilerinin toplamıdır; bunun meydana geldiği seviyede, özne gösterenin etkileriyle kendi kendini oluşturur.”

 

Analistin mevcudiyeti bizzat bilinçdışının alametidir. İşaretidir, belirtisidir; daha ileri götürürsen tanığıdır, kanıtıdır. Bilinçdışı öyle anlaşılabilir, ele gelir, gözle görülür bir şey değildir. Ancak bir kalp atımı, bir nefes alışı, bir göz kırpışı esnasında varlığını gösterir bilinçdışı olan hakikat... Ama kime? Belki de ‘aman yanlışlıkla söyleyiverdim’ cümlesiyle ikna olmayacak kişiye.

 

Analist o odada bundan fazlasıdır elbet; ikna olmamayı analist için kullanmak doğru olmaz, bir merak denebilir belki. Analist o odada sürçen dilin, söylenmeyen sözün, duraksamaların tanığı olur ve şimdi bana çağrıştığı şekliyle artık iki kişinin bildiği sır değildir. Tekrarlanan sözlerin, noktalamaların analizan için değeri değişmiştir artık, söylenmiştir söylenmeyen. Bilinçdışı tam da oradadır, Öteki’ye yöneltilen sözdedir. Bu nedenledir ki analistin mevcudiyeti bizzat alametidir bilinçdışının.

 

Gösterenler elbette önemlidir; kelimeler ardı ardına gelir, bir anlatı vardır, susmak bilmez, o kadar çok şey söylenir... Ama bir şey söylenmez, bir şey farklı söylenir, bir şey söylenmeden önce duraksanır; işte oralardır analistin tanıklık ettikleri.

 

Konuşur konuşur susar, sessizlikle kalır analizan; sessizlikle bakışır ve dolayısıyla analistle... “Benden ne istiyor?” diye sorar kendine; işte bu konumudur analistin, analizanı konuşturan. Bir şey biliyor ve bir şey istiyor benden ama ne, ne istiyor? Yetmiyor ne konuşsam ne söylesem...

 

Lacan metinde Latince bir atasözüne atıf yapar: Ablata causa tollitur effectus ("Sebep ortadan kaldırılırsa, sonuç da ortadan kalkar").

 

Lacan bu cümleyi çoğul yaparak bir kelime oyununa dönüştürür: "Sebep kayıpsa, sonuçların keyfi yerindedir."

Sonuçların, yani semptomların sımsıkı el ele tutuşup kutu kutu pense oynamasından bahsediyor aslında; bir tekrarlama, bir dönüp durma. Lacan tekrarlamayı iyi anlamak gerektiğini söylüyor; randevunun hep kaçırıldığını, ıskalama işlevinin analitik tekrarın merkezinde yer aldığını... Anlaşılmadığı takdirde analistin iki farklı uç noktadan tabiri caizse tongaya düşeceğini söylüyor. Analist tekrarı, seanslarda ortaya çıkan ihtilafı ya da direnci (burada analiste yönelik öfke gibi duydum bunu), analistin şahsına yönelik olarak algılayabilir ya da bu tekrarın bu odayla ilgisi yok şeklinde bakarak metafizik bir kader anlayışına götürebilir.


Aslında olan ise bu tekrarlamanın, doğrudan analistin bir konum olarak mevcudiyetine çarpmasıdır. Tekrarlama adeta analistin mevcudiyetine çarpar; çarpar, seanslarca çarparak dilde sürekli ıskaladığı o "kayıp sebeple", o hakikatle denk gelmeye çalışır.

Bilinçdışı sebep var mı yok mu sorusunda da tongaya gelmemek lazım. Lacan’a göre “bilinçdışı sebebi, olan ya da olmayan değil; olanağın olmayanı şeklinde tanımlamalıyız.”

Bu ne demek? Bilinçdışı sebep Étant yani var değildir, somut bir nesne ya da varlık değildir. Fakat bir mutlak yokluk yani Étant’ın olumsuzu Non-étant (Ouk On) da değildir. Olanağın olmayanıdır. Bilinçdışı sebep dildeki bir kesik olarak var olur, mê on (göreli yokluk); tecelli etmemiş, gerçekleşme potansiyeli taşıyan ancak bir yasak/engel yüzünden askıda kalan yokluk. Olanağın olmayanı...

 

Descartes kesinliği “Düşünüyorum, öyleyse varım” rasyonelliğinde arayıp bulmuştu. Lacan ise başka bir kesinlikten bahseder; psikanalitik kesinlik dilin tıkandığı, sürçtüğü, söylenecek sözün bittiği o “olanağın olmayanı” anında belirir.

 

Son olarak bir panjur metaforundan bahsediyor; kafa karıştırıcı fakat “Aşk kendinde olmayanı onu istemeyen birine vermektir” lafını bir yere oturtuyor kafamda.

Freud aktarımın esas itibarıyla dirençli olduğunu söylüyor. Sanılanın aksine aktarımdır bilinçdışının iletişiminin kesilmesine, bilinçdışının kapanmasına vesile olan; ama bilinçdışını ortaya sereceğine kapatan.

 

Aktarım panjurun kapandığı andır, bilinçdışı iletişimin kesildiği; diğer yandan analistin yorumunun panjuru delip geçeceği an da budur. Panjurun ardındaki güzele, hakiki muhataba yapılır yorum, bilinçdışına yapılır. Nasıl olur?

 

Aktarım aşkı sayesinde belki de; analizanın kendinde olmayanı analiste vermek istemesi sayesinde. Bu aşk sayesinde konuşma, devam eder.

 

Klinik Psikolog Şule Reyhan Özcan

 

 
 
 

Yorumlar


Featured Posts

Daha sonra tekrar deneyin
Yayınlanan yazıları burada göreceksiniz.
bottom of page